Elimizde, ilginç ve epey gizemli bir düğüm var: Bütün Eski Yakın Doğu kaynaklarında belirgin biçimde vurgulanan güçlü bir kadın figürünün, aşağı yukarı İ.Ö 1500'lerden itibaren "yokedilmeye" çalışıldığını görüyoruz.
İnanna,
İştar, Kybele ya da
Hathor, simgelerini Venüs'te buluyorlar ilginç bir biçimde ve bu simge, onların bilinen bazı niteliklerinin eklektik biçimde toparlanmasıyla, Batılıların uygarlığın merkezi gibi görme eğiliminde oldukları Eski Yunan'a taşınıyor. Bilinen Antik Çağ bilgeliğinin, bilgi erozyonuna uğramasından sonra yeniden doğrulmaya çalıştığı yer olan Eski Yunan'da, bilinen kültler ithal edilmekle birlikte, yeni bir panteon düzenlemesine gidiliyor denebilir. Burada, erkek egemen toplumda kadınlara tanrıça bile olsalar verilebilecek payenin ancak "güzellik ve
aşk" ya da "bereket ve verimlilik" olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Venüs yıldızı, Afrodit'i simgeliyor Eski Yunan'da. Yani, çapkın güzellik ve aşk tanrıçasını. Ama Yunanlıların Afrodit'inde, İnanna'nın, İştar'ın ya da Hathor'un karizmasından iz yok. İnanna ile ilgili birikimlerin parçalandığını, kopuk izlerin bazılarının farklı tanrıçalara serpiştirildiğini görüyoruz. Sözgelimi, onun savaşçı yönünü Athena alıyor. Bununla birlikte, Afrodit ile ilgili yunan anlatılarında ilginçlikler de yok değil: Sözgelimi, onun çok sonradan Kıbrıs üzerinden Olimpos'a gelmiş bir "Eski dünya" tanrıçası olduğundan ve Zeus'un onun panteona almazlık edemediğinden söz ediliyor. Ama, İ.Ö 1000 dolaylarında artık bizim sihirli tanrıçamızın bilinçli bir biçimde silinmeye çalışıldığı dikkatli gözlerden kaçmıyor.
İnanna'dan Hathor'a yitik uygarlıkların gizemli tanrıça figürleri-20
Bundan sonrası, "bilgi kaybı" sürecinin en trajik ve en sevimsiz dönemleri. Semavi dinlerin devlet yapıları içinde örgütlenerek bilinen dünyaya egemen olmalarından sonra artık kadın figürleri ancak "figüran" olabiliyor yeni inanç sistemlerinde. Onlara "Annelik" yakıştırılıyor (Meryem Ana) ya da doğru yola dönen fahişe olabiliyorlar (
Maria Magdelena.) Ama ilginçtir, her ne kadar "tektanrılı" dense de, semavi dinlerin içinde "panteon ruhu"nun bütünüyle yok edilemediğini görüyoruz - Trinity (hıristiyanlıktaki Baba - Oğul - Kutsal Ruh üçlemesi) ya da "Melekler" bunun göstergeleri.
Ortaçağ, yani antik Dünya bilgeliğine ilişkin nerdeyse bütün bilgilerin din adamlarınca sistemli biçimde yokedilip silinmeye çalışıldığı dönem, bilgi birikiminin büyük bir direnişinin de tanığı. Ne var ki bu, son derece trajik bir direniş. Eski bilgelik bir kısım druid (Ortaçağ Avrupa'sında Kelt ve Cermen kökenli pagan rahip) gruplarınca yaşatılmaya çalışılırken, kadın bilgeliğinin ve İnanna/İştar/Hathor geleneği ve birikiminin de kadın paganlarca saklanmaya, nesilden nesile aktarılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz. Yazık ki sayıları zaten çok az olan bu "bilgi saklayıcı"lar, yine din adamlarının sistemli örgütlenmeleri sonucu oluşan engizisyon elinde işkence edilip öldürülüyorlar birer birer. Elimizdeki "cadı masalları" bu bilge ve yürekli kadınların bilgiye sahip çıkıp yaşatma çabalarından ibaret.
Sonuçta, bunca çileye karşın bugün etkinliğini ve çekiciliğini yitirmemiş bir "kadın kültü" yeniden doğrulmaya çalışıyor. Andığımız ana çizginin dışında, Hint kültüründe Tara, Asur ülkesinde Astarte, Çin'de Kwan Yin ve daha nice "İnanna varyantı" yalnızca bir rastlantı ya da "sıradan bir mit" olabilir mi? Modern araştırmacılar, iz sürüyorlar inatla. İnanna/İştar/Hathor kültü, efsanevi yitik kıta Atlantis'ten taşınan bir mit miydi, yoksa Sitchin'in iddia ettiği gibi onbinlerce yıl önce dünyaya egemen olan Anunnakiler panteonundaki bir kadın kahramanı mı vurguluyordu, bilemiyoruz şimdilik. Ama çember gittikçe daralıyor. En azından, şunu söyleyebiliriz: İnanna, bu dünyanın inkar edilemeyecek gerçeklerinden biri. Amazon hikayelerinden cadı efsanelerine; koruyucu kadın perilerden baştan çıkarıcı dişi cinlere dek binlerce mit bile üstü örtülemeyecek bir "varlığın" işaretçisi.