Yaşam biçimimizle var olan malum ideolojinin gerektirdiği biçimde, yaşam alanlarımız sürekli değişiyor. Bu değişimlerle beraber bizler de çevremizle olan ilişkimizi sürdürecek şekilde hizaya getiriliyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinin yaşandığı kentlerde metro duraklarının büyük alışveriş merkezlerine olan yakınlığı, artan tüketim alanlarının yanında kamusal açık alan kaybı, dev otobanlarla donatılan adacıklar ve yollarla parçalanan mahalle kültürleri, bizler üzerine biçilen bir tasarıyla paralel değişimler olarak tanımlanabilir.
Dünyamızın yok olma eşiğine sürüklendiği şu zamanlarda, bunu engellemenin yaşam biçimlerimizin değişimi ile mümkün olabileceğine dair fikirlerin dikkate alması gereken konuların başında kuşkusuz “yaşam alanlarımızın yeniden gözden geçirilmesi ve dönüşümü” geliyor.
Konuyla ilgili kendimize öncelikle şu soruyu sorabiliriz:
“Çevremize verdiğimiz zararı ve bağımlılıklarımızı en aza indirgeyerek nasıl sürdürülebilir yaşam alanları yaratabiliriz?“
Bu soruya arayacağımız cevap; geleneksel-yerel mimari, peyzaj mimarisi, sürdürülebilir mimari, doğal yapılar, permakültür gibi bir çok alanı içine dahil eden bir araştırma süreci içeriyor.
Bu araştırma sürecine, barınma ihtiyacını karşılayabilecek harika bir yapı malzemesi ile başlamak istiyorum:
Saman Balyası
Çimento ve tuğla ilk bakışta vazgeçilmez iki yapı malzemesi gibi gelebilir. Fakat çevreye zarar vermeyen yapılardan söz edeceksek eğer, öncelikle üretim sürecinde yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümsüz, çevreye zarar veren yapı malzemelerinin yerine ne tür doğal malzemeler kullanabileceğimiz konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor.
Buna bulunduğumuz coğrafyada kolaylıkla bulunabilen saman balyasını tanımakla başlayalım…